Yayın tarihi: 14 Ağustos 1999

iSTiKLAL MARSI
Daha coşkuyla, heyecanla, dinamik ve cesurca
YENiDEN!

"1920 yılının son aylarında, Maarif Vekaleti bir millî marş güftesi müsabakası açmıştı. Verilen süre bittiği halde, istenilen vasıfları taşıyan bir güfte (sözler) bulunamamıştı. Süre uzatıldı. 0 zaman maarifvekili olan Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Mehmed Akif'in de bu müsabakaya katılması için kendisine hususî bir mektup gönderdi. Akif, Vekaletçe verilecek mükafatı almamak şartiyle teklifi kabul etti. Esasen, bir müddettir, arkadaşlarına, yazmakta olduğu şiirden bazı kıtalar okumaktaydı. Müsabakaya girme kararını verince bu kıtalar bütünleşti, tamamlandı. Müsabakanın sonunda birinci seçilen Istiklal Marşı, böylece, 12 Mart 1921'de Büyük Millet Meclisi'nde Türk Millî Marşının güftesi olarak kabul edildi."

İstiklal Marşımız'ın şairi Mehmet Akif Ersoy'un onu Safahat adlı eserine özellikle koydurmadiği, "O benim değil Milletimindir" dediği bilinmektedir.

Öte yandan, bugün söylediğimiz İstiklal Marşımızın bestesi ise Ekrem Zeki Öngör'e aittir.   İnancımıza göre bu beste Marşın sözleriyle çelişen, sözlerinin tersine Türk Ulusu'nun içinden doğmuş bir beste değildir. Söylenmesi halkımız için hiç kolay olmayan, adeta opera, arya sanatçıları için yapılmiş bir bestedir.  Aslına bakarsanız bestenin doğası ise hüzünlüdür. Onun bu doğasına coşku katarak söylemek ise doğasıyla çelişmekte çoğu topluluklarda ortaya çatlak bir ses kargaşası çıkmaktadır. Bir dahaki sefere İstiklal Marşını söylerken etrafınızı ve kendinizi iyi dinleyiniz. Efendim "halk marşı söyleyemiyor ayıp" demeyiniz. Sokaktaki insanın şan dersleri mi alması lazımdır Milli Marşi için? Onun için de bu beste halka mal olmamıştır. Halbuki beste kimin için olmalıydı? Seçkinler  için mi?

Geliniz cesur olalım!!!  Var mısınız halka sormaya?... Bu zor ve Ulusumuza layık olmayan besteyi 'SES SORUNU' nedeniyle sesini çıkarmaya korkan, seslerini çirkin zannederek, çoşkusuzca İstiklal Marşını metazori söyleyen kitleleri daha ne kadar duymazlıktan gelecektir EKABİRLER?

Geçenlerde Apo'nun davasının sonunda kararı alkışlayarak İstiklal Marşını söyleyenlerin  şehit aileleri olduklarını unutan medyada "Bu ne biçim çirkin Marş söylemek öyle" kabilinden sözler sarfederek söyleyenlerle dalga geçildi. Bunu yapanlar bir de kılıf buldular.  Şehit yakınlarını "şovenlik'" gösterisine yeltenmekle küçümsediler. Biz her konuda şovenliği reddediyoruz, ama şehit yakınlarının kararı alkışlayarak şovenlik niyeti ile de olduğunu varsaysak bile gösterdikleri tepkisel sevinci de anlayış ve hoşgörü ile karşılamanın sağduyunun bir gereği olduğunu düşünüyoruz. Bu insanlar İstiklal Marşını dahi doğru dürüst söyleyememekle küçümsendiler...  Ama bu ayıp gerçekte kimin?

İstiklal Marşımızın bestesi sözlerinin güzelliğine yaraşır, ulusumuzun her ferdi tarafından KORKMA!'dan, çekinmeden, coşkuyla, ulusumuzun cesur, onurlu, karakterini ve geçmişini duyarak   ve geleceğini sahiplenerek kolaylıkla söyleyebileceği bir şekilde yeniden düzenlenmelidir... Evet, herkesin sesini kaldırabilecek, cabbar bir beste olamalıdır bu. Kolay mıdır bunu yapmak? Elbette değil, ama Hodri meydan..... Cumhuriyet Türkiyesi nice yetenekli müzisyenler ve sanatkarlar yetiştirmiştir. Nitekim, geçmişte basında yeni bir beste yapılmasından bahseden müzisyenlerimiz de ortaya çıkmiş ama ciddiye alınmamışlardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu amaçla yeni bir Ulusal İstiklal Marşı Beste Yarışması açmalıdır.

Ama daha bitmedi TBMM'den talebimiz: İstiklal Marşımızın besteyle söylediğimiz kısmı 10 kıtalık aynı adlı şiirin ilk iki kıtasıdıdır. Bu yetersizdir... Beste Ulusça söylenmesi için ilk üç ve son kıtasını da içine alacak şekilde genişletilmelidir. Bakalım....

ÎSTÎKLAL MARŞI

Mehmet Akif Ersoy

—Kahraman Ordumuza—

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
0 benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
0 benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal,
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Şimdiki beste bu ilk iki kıtadan ibaret... Son kıtada ulus olarak bayrağımıza serzenişte bulunuyoruz... Evet! son derece olumsuz bir şekilde Bayrağımıza tavır koyuyoruz. Karamsar, hiç de coşku kaldırmayan bir noktada beste bitmekte, evlerimize gönderilmekteyiz... Halbuki beste bu noktadan sonra devam etmeli asağıdaki üçüncü kıtayı da bu anda parlayan bir coşkuyla içine almalıdır. Biz bu üçüncü kıtayı iki şekilde yorumluyoruz. Hangi gözle baksanız, hangi duyguyla söyleseniz yakışacaktır....

İkinci kıtada kendisine serzenişte bulunan ULUSUNA BAYRAK ŞÖYLE YANIT VERİYOR  Veya Bayrağa serzenişte bulunan Ulus yine Bayrağına hitaben , ama bu sefer etrafına meydan okuyarak, cesurca şu sözleri göklere yükseltiyor:

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

..... Lütfen bu ilk üç kıtayı bu iki bakış açısından okuyunuz ve okurken de yaşayınız. Bize hak vereceğinize eminiz.... Şimdi beste için eklenmesi gereken -şiirin de- en son kıtasına atlıyoruz... İstiklal Marşımız büyük bir coşkuyla, Bayrağıyla barışmış ve kaynaşmış bir Ulusun seslenişiyle bitmelidir... Üçüncü kıtayla bayrağına cesaretle seslenen Ulus, veya üçüncü kıtada cesur ve onurlu geçmişini yüzümüze vuran Bayrağına bunun üzerine yanıt veren, ama bu sefer ikinci kıtadaki serzenişini geri alan bir ULUS VAR... Evet yeni beste bu enson kıta ile şöyle bitmelidir....

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Kanımızca işte bu dört kıta bir anlam bütünlüğü   yaratmakta söyleyenleri çok daha kavrayıcı bir duygusallık ve coşku ortamı yaratıcıdır.

Ne dersiniz... Bir seferberlik yapmaya  bu dört kıtalık yeni bir beste için? Tepkilerinizi bekleyeceğiz... ULUSÇA heyecanla yeni dönüşümler yaşamalı ve yaratmalıyız.... ULUSUMUZU saran böyle yeni bir duyguyla kenetlenelim...

Halı hazırdaki besteyi yapan Ekrem Zeki Öngör'ü burada rahmetle anıyor, Cumhuriyetimizin ilk 75 yılına damgasını vuran bu bestesinden dolayı ona da minnetimizi sunuyoruz. Ama Türk Ulusu artık yeni bir besteye gereksinim duymaktadır. İlk beste gelişen ve eski elbiselerine sığmayan Ulusumuz için işlevini yitirmiştir ve tarihteki yerini artık onurla almalıdır...

Yazımızı bitirirken aşağıda,  büyük şairi Mehmet Akif Ersoy'a hürmeten,  İstiklal Marşı Şiirinin yeni bestesi için yukarıdaki üçüncü ve son kıtası arasından çıkardığımız kıtalarını da hatırlatıyoruz.

Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmanı boğar,
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın... belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, îlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar —ki şehadetleri dînin temeli—
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

0 zaman vecd ile bin secde eder —varsa— taşım;
Her cerîhamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na'şım!
0 zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.

Mehmet Akif için Safahat adlı eserinin ön kısmında 'Mehmet Akif ve Safahat' başlıklı yazında Sayın M. Orhan Okyay şöyle diyor:

Akif'in bir kısım aydınlarımızca tenkide uğramış taraflardan biri onun ne tam bir batılı, ne de tam bir doğulu oluşudur. Bu yönüyle Akif, aşırı doğucu ve aşırı batıcılann makbül görmediği bir adam olmuştur. Oysa, adına ister Avrupa-Asya, ister doğu-batı diyelim, her iki dünyanın mesut bir senteze muhtaç olduğu muhakkaktır. Bu sentezin nasıl olması gerektiği, yani doğunun hangi değerlerini muhafaza edip, batının hangi değerlerini alacağımız hususu, herzaman münakaşa edilebilir ve edilmelidir de. Mehmed Akif, Tanzimattan beri yapılan bu miünakaşaların en mühim düğüm noktalarından biri olan bir devirde yaşamıştır. 0 düğüme bir çözüm aramıştır. Muhtemeldir ki, yarınki Türkiyede, dozunu henüz tayin edemediğimiz bu sentez fikrine dayanacaktır....'

Saygılarımızla,

EGEMENLİK ULUSUNDUR


DÜSÜNCE DAGARI'na dön